Psikolojik Danışman Ekrem Çağrı Öztürk, bastırılan duyguların zamanla farklı bedensel rahatsızlıklara zemin hazırladığını anlatıyor. Mesele, duyguları yargılamak yerine onlara kulak vermekte.
Hepimiz aynı temel duygulara sahibiz
Korku, üzüntü, sevinç, şaşkınlık, öfke ve tiksinti — varoluşumuzun ana renkleri. Yaşam senaryolarımız farklı olsa da olaylar karşısında benzer duyguları yaşıyoruz ve her birinin bir işlevi var.
Duyguları neden yaşamaktan kaçınıyoruz?
Özellikle öfke, üzüntü ve korku gibi duyguları olumsuz kabul edip yaşamaktan kaçınıyoruz. Oysa her duygu içinde bulunduğumuz an ve mekana göre işlevsel olabiliyor:
- Bir kayıp karşısında üzülmek yas sürecini anlamlandırır.
- Sınırlarımız aşıldığında öfke, sağlıklı sınır koymamıza yardım eder.
- Tehlikeli bir koku karşısında tiksinti, gerekli önlemleri almamızı sağlar.
- Üzerimize gelen bir araba karşısında duyduğumuz korku, refleksimizi tetikler.
Çocuklukta öğrenilen davranışlar
Ailemiz biz çocukken ağladığımızda "ağlama, ağlayacak ne var" dediğinde üzüntümüzü içimize gömüyoruz. "Bana sesini yükseltme" diyen bir ebeveyn öfkeyi yasaklayabiliyor. Bu mesajlar, yetişkinlikte duyguları ya yaşamamamıza ya da çok yoğun yaşamamıza neden olabiliyor.
Beden, bize ne anlatmaya çalışıyor?
Yolda yavaş yürüyen birine, düzensiz birine ya da dikkatsiz birine karşı aniden parlamak, tahammülsüzleşmek — bedensel ya da duygusal uyarılmanın yoğun şekilde yaşanması bizim için bir anlam taşıyor.
Duygularımızı yargılayıp kulak vermezsek beden bunu fark ettirir:
- Terleme
- Baş ağrısı
- Sırt ve boyun ağrısı
- Kilo değişiklikleri
- Egzama
Hastalıkların çoğu önce ruhta başlar, sonra bedene sirayet eder.
Yaşadığımız duyguları yargılamak, yok saymak ve kulak vermemek, hayatın içinden renkleri silmeye benziyor.